ASAYİŞ · GÜNDEM

Songül Arık'tan Hayatın En Büyük Kumarı: Durgunluk ve Zihinsel Ziyan

Hayat, durağan yaşanmayacak ve ruhu o pasın içine feda etmeyecek kadar kısa ve değerlidir.

Songül Arık'tan Hayatın En Büyük Kumarı: Durgunluk ve Zihinsel Ziyan
Yazı Boyutu:
100%

Bu akşam bizim çardakta konu komşu, misafirler toplandık. Öyle sandalyeler çekilmedi; çardağımızda tıpkı eskilerin o köklü kültüründe olduğu gibi muazzam sedirlerimiz var, onlara kurulduk. Kahvelerimiz geldi, yudumladık. Ama dikkat edin; biz bu sohbetlerde öyle yemeğe, pastaya, böreğe, kısıra hiç takılmıyoruz. Çünkü biz karnımızı doyurmayı çoktan geçtik. Yıllarca o tabakları doldura doldura, karnımızı doyura doyura sadece şiştik; ödemleri aldık, selülitleri aldık, bedenimizi ağırlaştırdık. Artık başka bir vizyonun, zihni ve ruhu doyurmanın temsilcisiyiz. Biz o masada midemizi değil, zihnimizi ve ruhumuzu besledik. Çünkü bizim bu akşamki konumuz, insanı diri tutan, zihni açan o en temel meseleydi: Hayatı "stable" konuma almamak ve zihinsel alışveriş. Fotoğrafta gördüğünüz o samimi tablonu arkasında, aslında hepimizin hayatına dokunan çok derin bir hakikatin muhasebesi var.

​Bugün modern dünya insanı büyük bir paradoksun içinde çırpınıyor. Maalesef toplumun azımsanmayacak bir kesimi ekranların başında; kimileri pembe dizilerle ömrünü öğütüyor, kimileri ise aynı çatının altında, aynı salonun içinde birbirine duvar olmuş durumda. Anne bir köşede, baba bir köşede, çocuklar kendi odalarında, ellerindeki akıllı telefonların dipsiz kuyusunda boğuluyor.

​Hatta öyle acı manzaralara şahit oluyoruz ki; çocuk yan odadan babasına mesaj atıp bir şey istiyor, baba mutfaktaki anneye telefonla yazıyor: "Çocuğunla ilgilenir misin?"

​Sormak istiyorum: Biz ne ara bu kadar iletişimden koptuk? Kendi canımıza, ciğerimize, evladımıza, eşimize karşı ne ara bu kadar duyarsızlaştık? Yanı başımızdaki insanı ne ara bu kadar kıymetsizleştirdik?

​İşin en ikiyüzlü tarafı ise nerede başlıyor biliyor musunuz? Yanımızdayken, birlikteyken ama asla "bir olamadığımız" o insanların arkasından, cenazelerinde döktüğümüz gözyaşlarında... Soruyorum size: Hunharca harcadığımız, tüketip yok ettiğimiz o zamanın kirlerini, sonradan döktüğümüz o gözyaşları temizleyecek mi zannediyorsunuz? Yanı başımızdayken yüzüne bakmadığımız insanın tabutuna sarılınca vicdanımız aklanacak mı?

​Bizim bu akşam sedirlerdeki duruşumuz, işte bu yozlaşmaya karşı bir başkaldırıdır. Bu tablo şu demek değil: "Biz teknolojiden uzak yaşıyoruz, gelişime kapalıyız." Asla! Aksine teknolojiyi de, gelişimi de, çağın gereksinimlerini de işimizde ve hayatımızda sonuna kadar, en verimli şekilde kullanıyoruz. Ama dijital dünyanın bizi köleleştirmesine, hayatınızı felç etmesine izin vermiyoruz. Çünkü biliyoruz ki, her şeyi ayarında ve dozunda yaşadığımız zaman hayat gerçekten yaşanılır hale geliyor.

​İnsan hayatı bir nehir gibidir; akmak, yenilenmek ve yatağını genişletmek zorundadır. Durduğu an, kendi kendini tüketmeye, yosun tutmaya başlar. Benim bu hayatta en çok ürktüğüm, adeta kaçtığım tek bir şey vardır: Hayatı durağanlığa ve bu modern hissizliğe teslim etmek, sıradanlığın konforuna yenik düşmek.

​Bu tehlikeye karşı hayat rehberimiz olan en büyük ve en yüce uyarı, Alemlere Rahmet olarak gönderilen Peygamber Efendimizden (s.a.v.) gelmektedir. İbn-i Mübarek’in Kitabü'z-Zühd isimli kıymetli eserinde aktarılan o sarsıcı Hadis-i Şerif’inde Efendimiz açıkça şöyle buyurmaktadır: "İki günü birbirine eşit olan ziyandadır." Bu mukaddes kaynak bize en büyük hakikati ve ispatı sunuyor: Sürekli kendini geliştirmeyen, dününe yeni bir değer katmayan, yerinde sayan ve bağlarını koparan her insan manevi ve dünyevi bir ziyan içindedir.

​Öte yandan, sadece beşerî bir düzlemde ve bilim dünyasının penceresinden bakan fizikçi Albert Einstein da adeta bu evrensel gerçeğin insan aklındaki yansımasını görerek o meşhur sözünde der ki: "Aptallık (ya da ahmaklık), aynı şeyi defalarca yapıp farklı sonuçlar beklemektir."

​Peki bahsettiğimiz o kesimler ne yapıyor? Her gün aynı saatte uyanıyor, aynı rutinlerin kölesi oluyor, hiçbir zihinsel ve insani gelişim göstermeden aynı kalıplarla yaşıyor ama hayatının mucizevi bir şekilde değişmesini bekliyor. Yerinde sayarak farklı bir hayat beklemek en büyük zihinsel illüzyondur.

​Durgunluğun Faturası: Toplumsal Çürüme ve Psikolojik Buhran

​Bugün etrafımıza baktığımızda karşılaştığımız acı tablo, tam da bu durağanlığın, sanal yalnızlığın ve zihinsel üretim eksikliğinin bir sonucudur. Toplumun belirli katmanlarında kitlesel bir anomi (kuralsızlık/amaçsızlık) ve kronik varoluşsal sancı sarmalı yaşanıyor. Hayatına yeni bir bilgi eklemeyen, ailesiyle bağ kurmayan, zihnini ileriye taşımayan bireyler; monotonluğun yarattığı o zihinsel boşluğu depresyonla, anksiyete bozukluklarıyla ve derin buhranlarla ödüyor.

​Bugün psikiyatri kliniklerinin önünde uzayan randevu kuyrukları, kullanımı rekor seviyelere ulaşan antidepresanlar, klinik vakalardaki patlamalar ve ne yazık ki trajik boyutlara ulaşan intihar vakaları bu toplumsal erozyonun en somut, en bilimsel kanıtlarıdır. İnsan beyni üretmek, öğrenmek, bağ kurmak ve anlam bulmak üzere programlanmıştır. Siz onu ekranların karşısında "stable" konuma aldığınızda, beyin kendi kendini kemirmeye, sıkılmaya, daralmaya ve en nihayetinde klinik bir çöküşe geçmeye başlar.

​Tam da bu noktada atalarımız boşa dememiş; "İşleyen demir ışıldar, pas tutmaz." İnsan da böyledir; zihni çalışmadığında, bağları zayıfladığında tıpkı bir demir gibi pas tutar, ışıltısını kaybeder ve kendi ağırlığı altında ezilip çürür.

​Zamanın ve Mekanın Değeri: Zihinsel Alışveriş

​Zaman, geri dönüşü olmayan en kıymetli sermayemiz. Ve bu sermayeyi nerede, kiminle harcadığımız, hayattaki kalitemizi ve ruh sağlığımızı belirler. Kendi adıma, hayatımın merkezine koyduğum çok net bir kuralım var: Zihinsel ve enerjisel alışveriş.

​Benim oturduğum, kalktığım, sohbet ettiğim ortamlarda, tıpkı bu akşamki çardak meclisimiz gibi mutlaka bir "bilgi akımı" ve samimi bir insan ilişkisi olmak zorunda. Bir masaya oturduğumda, karşımdaki insanlardan yeni bir vizyon, yeni bir bilgi, bir derinlik alamıyorsam; ya da bendeki birikimi aktarıp onların hayatına dokunamıyorsam, o masada geçirdiğim her saniye ömrümden çalınmış demektir.

​Eğer bir ortamda öğreneceğim çok şey varsa, orada saatlerce kalabilirim. Zamanımı seve seve harcarım. Çünkü bilginin ve gerçek sevginin peşinden gitmek insanı diri tutar, depresyondan, o paslanma duygusundan korur. Ya da tam tersi; benim verecek bir şeylerim varsa ve karşımdaki insanın o bilgiyi samimiyetle emdiğini, aldığını fark ediyorsam, oraya da tüm enerjimi ve vaktimi feda ederim.

​Ancak ne bilginin aktığı, ne enerjinin yükseldiği, ne de pozitifliğin olduğu o kuru, dedikodudan ibaret, vizyonsuz veya herkesin telefonuna gömüldüğü ortamlarda beni kimse, hiçbir güç bir dakika bile fazla tutamaz. Mümkün değil.

​Kendi Hayatınızın Editörü Olun

​Sevgili okurlar; Kitabü'z-Zühd’deki o mukaddes uyarı da, klinikleri dolduran o psikolojik buhranlar da, aynı evin içinde birbirine yabancılaşan o kayıp hayatlar da bize tek bir şeyi kanıtlıyor: Hayatı durağan bir çizgiden ve dijital bir uyuşukluktan çıkarmak bir tercih meselesidir. Kendinize sorun: Bugün dünle aynı mısınız? Yarın için zihnen, ruhen ve bednen kendinize yeni bir değer katacak mısınız? Yoksa her gün kendinizi tekrar ederek, o karanlık ekranların ardında mucizeler mi bekleyeceksiniz?

​Unutmayın; bilginin olmadığı yerde cehalet, gerçek iletişimin olmadığı yerde ise ruhsal çürüme başlar. Ziyanda olmamak, o sanal kuyularda erimemek ve geç kalınmış gözyaşlarıyla boğulmamak için zihinsel alışverişinizi açık tutun, enerjinizi koruyun ve sizi yukarı taşımayan, sizi insanlığınızdan uzaklaştıran hiçbir mekanda vaktinizi esir etmeyin.

​Çünkü hayat, durağan yaşanmayacak ve ruhu o pasın içine feda etmeyecek kadar kısa ve değerlidir.

Yorumlar (0)

Yorum Yap

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!